30 Mayıs 2017
Ahmet Mahmut Ünlü
Türk vaiz ve hafız

SİLSİLE-İ MEŞÂYİHIMIZIN 27. HALKASINDA BULUNAN SEYYİD NÛR MUHAMMED BEDÂYÛNÎ HAZRETLERİ

Evliyânın büyüklerindendir, seyyid olup soyu Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e ulaşır. Hin­distan’ın Bedâyûn şehrindendir. Doğum târihi bilinmemektedir.

Bir gün birisi yiyecek bir şey hediye getirmiş­ti. Kendisine takdim edilince, nâzik bir tavırla “Bu yiyecekte bir zulmet gözüküyor, bir araştı­rınız.” buyurdu. “Bu yiyecek helâldendir.” diye arzettiler. Fakat araştırınca, bu yiyeceğin göste­riş niyetiyle hazırlandığını anladılar.

Dünyâya düşkün olan bir kimse, kendisinden emânet bir kitap istediğinde verirdi.

Kitap geri getirilince o kitabı bir yere koyar ve üç gün bekletirdi. Verdiği kimseden kitap üze­rine sirâyet eden zulmet, sohbetinin bereketiyle dağıldıktan sonra alıp okurdu.

Evliyânın büyüklerinden ve Seyyid Nûr Mu­hammed Bedâyûnî Hazretleri’nin en başta gelen talebesi olan Habîbullâh Cân-ı Cânân el-Mazhar Hazretleri ondan bahsederken gözleri yaşla dolar ve talebelerine şöyle derdi: “Sizler Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî Hazretleri’ne yetişemediniz, onu görmediniz. Eğer görmüş olsaydınız, îmânınız tâzelenir ve ‘Allâh-u Te‘âlâ ne büyük kudret sâhibidir ki, böyle mübârek bir zat yaratmış.’ derdiniz. Onun keşfi son derece kuvvetli idi. Başkalarının baş gözüyle göremediklerini o, kalp gözüyle görür ve anlardı.

Hayâtı baştan sona fazîlet ve kerâmetler ile doludur.”

1135 (1722) senesinde Delhi’de vefât etti. Mürîdlerinden Nevvâb Mükerrem Hân’ın Nizâmeddin Evliyâ Türbesi civârında bulunan bağına defnedildi. En önemli halîfesi olan Cân-ı Cânân el-Mazhar Hazretleri daha sonra bura­ya bir türbe yaptırdı.

(Muhammed Zâhid el-Kevserî, İrgâmü’l-merîd, sh:75; Gulâm ‘Alî ed-Dehlevî, Makamât-ı Mazhariyye, sh:27-30; ‘Abdülme­cid el-Hânî, el-Kevkebü’d-dürriyye ‘ale’l-Hadâiki’l-verdiyye fî ecillâi’s-sâdâti’n-Nakşibendiyye, sh:596-598; Ahmed Hilmî, Hadîkatü’l-evliyâ, sh:115; ‘Osmânzâde Hüseyin Vassâf, Sefîne­tü’l-evliyâ, 1/115; İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, 17/214; İsam, İslam Ansiklopedisi, 5/296)

SİLSİLE-İ MEŞÂYİHIMIZIN 28. HALKASINDA BULUNAN HABÎBULLÂH CÂN-I CÂNÂN el- MAZHAR HAZRETLERİ

Tam adı Şemsüddîn Habîbullâh Mîrzâ Maz­har Cân-ı Cânân ibni Mîrzâ Cân ibni Abdis­sübhân ed-Dehlevî’dir. 1 Ramazan 1110’da (3 Mart 1699), âilesi Dekken’den Ekberâbâd’a (Agra) göç ederken Kâlâbâğ adlı küçük bir ka­sabada doğdu.

Cân-ı Cânân Hazretleri’nin babası bir Çiştî şeyhine intisâb ederek tasavvuf yoluna girince 1110 (1699) yılında askerî görevinden istifâ edip âilesiyle birlikte göç etmiş, Mazhar Hazretle­ri de bu yolculuk sırasında dünyâya gelmişti. Kendisine, babasının isminden kinâye olarak ve bir erkek çocuğun babasının asıl canı olduğu­nu ifâde etmek üzere Cân-ı Cân adı verilmiştir. Ancak bu isim kısa bir süre sonra Cân-ı Cânân (Câncânân) olarak değiştirilmiş, Farsça ve Ur­duca şiirlerinde kullandığı “Mazhar” mahlası da zamanla adının bir parçası olmuştur.

Mirzâ Mazhar Hazretleri muhtemelen baba­sının son yıllarında veyâ onun 1130’da (1718) ölümünden kısa bir süre sonra Ekberâbâd’dan ayrılarak Delhi’ye gitti. Başlangıçta tasavvufa pek az ilgi duyan Mazhar Hazretleri, Abdür­rasûl ed-Dehlevî’den tefsir ve İmâm-ı Rab­bânî’nin torunu Hacı Muhammed Efdal es- Siyâlkûtî’den hadîs ve fıkıh tahsîli gördü.

Babasının mesleğini devâm ettirmeyi düşüne­rek orduda bir görev almak için girişimde bulun­du. Başvurusu reddedildiğinde Çiştî velîlerin­den Kutbüddin Bahtiyâr Kâkî’nin, kendisine mânen bütün gücünü mânevî arayışa vakfetmesi tavsiyesinde bulunduğu kaydedilmektedir.

Mirzâ Mazhar Hazretleri bunun üzerine Nakşibendî-Müceddidî şeyhi Nûr Muhammed el-Bedâyûnî Hazretleri’ne intisâb etti, Be­dâyûnî Hazretleri’ne bağlılığı onun vefâtından sonra da devâm etti ve türbesinde altı yıl süreyle inzivâya çekildi.

Bedâyûnî Hazretleri son dönemlerinde ona bir mürşid aramasını söylediği için kendisi Şâh Muhammed Zübeyr, Şâh Hâfız Sa‘dullâh ve Muhammed Âbid Sünâmî (Kaddesellâhu Esrâra­hüm) adlı üç Nakşî-Müceddidî şeyhine daha in­tisâb etti. Şâh Hâfız Sa‘dullâh bir şâir olarak kabiliyetini geliştirmesine yardımcı oldu, Mu­hammed Âbid Sünâmî de ona Kadirî, Sühre­verdî ve Çiştî tarîkatlarına intisâb etmesi için ayrıca destek verdi. Böylece Mazhar (Kuddise Sirruhû) Hazretleri, Nakşibendî-Müceddidî silsi­lesinin dört ana kolunu kendi şahsında birleştir­miş oldu.

Sünâmî’nin vefâtından (1160/1747) sonra yo­ğun bir şekilde irşad faaliyetine başlayan Maz­har Hazretleri, dergâhını Delhi’de kurarak Müceddidîliğin merkezinin Sirhind’i de tehdit eden istikrarsızlığın hâkim olduğu Pencap’tan Delhi’ye intikal etmesini sağladı. Halîfelerini Gucerât, Pencap ve Dekken başta olmak üzere Hindistan’ın her tarafına gönderdi. Bâzen onla­rın faaliyet merkezlerini bizzat ziyâret etti.

Hadîs âlimlerinin meşhurlarından olan Şâh Veliyyullâh ed-Dehlevî şöyle demiştir: “Al­lâh-u Te‘âlâ bize sahîh keşifler ihsân eyledi. Bu zamanda, hiçbir yerde Mirzâ Cân-ı Cânân Hazretleri’nin benzeri yoktur. Makamlarda ilerlemek istiyen onun hizmetine gelsin.”

Hadîs öğrenmek için kendisine gelenleri, is­tifâde etmeleri için Cân-ı Cânân Hazretleri’ne gönderirdi. Ona yazdığı mektuplarda: “Allâh-u Te‘âlâ fazîletlerin tecellî mahalli olan sizlere uzun zaman selâmet versin ve bütün Müslüman­ları bereketlerinize kavuştursun.” derdi.

Mirzâ Mazhar Hazretleri 1183’te (1769) Delhi’den ayrılıp aralarında çok sayıda mürîdi­nin bulunduğu Rohilla Afganlıları’nın gelenek­sel kalesi olan Rohilkband’a gitti. Sonra yine Delhi’ye döndü. Artık vücûdu oldukça zayıf düştüğünden sâdece ileri gelen mürîdlerinin huzûruna çıkmasına izin veriyordu. Nihâyet cumâ namazına gidemez oldu.

Cân-ı Cânân el-Mazhar Hazretleri'nin kabr-i şerifi

1195 yılı Muharrem ayının başında (Aralık 1780 sonu) dergâhının önünden geçmekte olan Şî‘î bir grubun tâziye törenini görünce, onların hak ettikleri şekilde tahkîr edici bir değerlendir­me yaptı. 5 veya 7 Muharrem’de (1 veya 3 Ocak 1781) dergâhına gelen silâhlı üç kişi tarafından vuruldu, üç gün sonra da (10 Muharrem Âşârâ Günü’nde) şehid oldu.

Saldırganların, tâziye törenini kınadığından dolayı kendisinden intikam almak isteyen Şî‘î­ler olduğu iddiâ edilmekteyse de bu konuda ke­sin bir delil bulunamamıştır. Katilleri siyâsî ve dinî sebeplerden dolayı Rohilla Afganlıları’na düşman olan Necef Hân’ın görevlendirmiş ol­ması da muhtemeldir.

Mirzâ Mazhar Hazretleri üç önemli halîfe yetiştirmiştir. Bunlardan tefsîr ve hadîs alanında büyük bir âlim olan Gâzî Senâullâh Pânîpetî, “et-Tefsîru’l-Mazharî” adlı Arapça tefsîri Mir­zâ Mazhar Hazretleri’ne ithâf emiştir.

Hattâ Cân-ı Cânân Hazretleri bu mürîdi hakkında “Kıyâmet günü bana ‘Ne getirdin?’ denilince ‘Senâullâh Pânipetî’yi getirdim.’ di­yeceğim.” buyurmuştur.

Diğer halîfesi Na‘îmullâh Behrâiçî; Mazhar Hazretleri’nin hayâtı, görüşleri ve uygulama­ları hakkında “Ma‘mûlât-ı Mazhariyye” ve “Bişârât-ı Mazhariyye” adıyla iki kitap kaleme almıştır.

Onun daha etkili halîfesi Şâh Gulâm Ali diye de tanınan Abdullâh ed-Dehlevî’dir. Mürşi­di hakkında “Makamât-ı Mazhariyye” adlı bir eser yazan Gulâm Ali Dehlevî, Mirzâ Mazhar Hazretleri’nin türbesinin yanında Hindistan’ın en önemli Müceddidî merkezi olan bir dergâh inşâ etmiştir.

İngilizler’in 1857’deki Hint ayaklanmasını bastırması sırasında yıkılan dergâh Şâh Gulâm Ali’nin silsilesinden gelen Şâh Ebü’l-Hayr tarafından onarılmıştır. Kendisine nisbetle Dergâh-ı Şâh Ebü’l-Hayr olarak tanınan der­gâh bugün de faaliyetini sürdürmektedir. Şâh Ebü’l-Hayr ayrıca Mirzâ Mazhar Hazretle­ri, Abdullâh ed-Dehlevî ve Ebû Sa‘îd Ahme­dî’nin kabirlerini aynı alanda yanyana gelecek şekilde toplamıştır.

Mazhar Hazretleri’nin mürîdlerini irşad amacıyla Farsça olarak yazdığı mektuplar “Ke­limât-ı Tayyibât” adlı eserde derlenmiş olup seksen dokuz mektup ihtivâ etmektedir.

Abdullâh ed-Dehlevî’nin “Makamât-ı Maz­hariyye”sinde de yirmi dört mektubu yer al­maktadır. Bütün mektupları “Mîrzâ Mazhar Cân-Cânân ki Hutût” adıyla Urduca’ya tercü­me edilmiştir (nşr. Halîk Encüm, Delhi 1962). Mazhar Hazretleri’nin Farsça ve Urduca şiir­lerini ihtivâ eden bir de dîvânı vardır (Kanpûr 1271/1855). (Murâd el-Kazânî, Tezyîlü Reşehât-ı ‘Ay­ni’l-hayât (Reşehât içinde), sh:53-72; Muhammed Zâhid el-Kev­serî, İrgâmü’l-merîd, sh:58; Gulâm ‘Alî ed-Dehlevî, Makamât-ı Mazhariyye, sh:20-25; ‘Abdülmecid el-Hânî, el-Kevkebü’d-dür­riyye ‘ale’l-Hadâiki’l-verdiyye fî ecillâi’s-sâdâti’n-Nakşiben­diyye, sh:599-617; Ahmed Hilmî, Hadîkatü’l-evliyâ, sh:118; ‘Osmânzâde Hüseyin Vassâf, Sefînetü’evliyâ, 2/343; Yûsuf en-Nebhânî, Câmi‘u kerâmâti’l-evliyâ, 1/129; İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, 17/214; İsam, İslam Ansiklopedisi, 28/195-196)