24 Mayıs 2017
Serdar Tuncer
Türk televizyon programcısı ve şair. Yeni Şafak Gazetesi'nde köşe yazarlığı yapmaktadır.
ALINTI YAZAR

Deniz Baykal, Abdullah Gül'ün CHP'nin Cumhurbaşkanı adayı olabileceğine dair kanaatini ifade etti. Bunun üzerine meselenin öyle yahut böyle temas ettiği her cenahta kendi çapınca bir kıyamet koptu. Herkes olaya kendi perspektifinden bakınca da büyük resim arada kaynadı gitti. Oysa meselenin mühim tarafı tam da orada saklıydı.

Şöyle ki; Baykal akıllı adam, yılların siyasi tecrübesi... Önce CHP'nin Cumhurbaşkanı adayının Kemal Kılıçdaroğlu olması gerektiğini söylüyor, peşinden şayet bu olmayacaksa I'u etrafında toplayabilecek bir isim olması itibariyle Sayın Abdullah Gül'ün adını durduk yerde telaffuz ediveriyor. Üstelik zamanlama da manidar! CHP referanduma itirazını AİHM'e götürüp -bir netice çıkacağına kendileri de inanmasalar da- kitlesine bu iş henüz bitmedi mesajı verirken yapıyor bu açıklamayı. Enteresan değil mi?

Şeytanın avukatlığını yapmak istemem ama burada bir taşla en az üç kuş hesabı var gibi geliyor bana: 

1) Kılıçdaroğlu'na: “Partinin Cumhurbaşkanı adayı sen olmalısın, olmayacaksan hangi motivasyonla 2019 seçimlerinde meydanlara çıkıp da kimi nasıl ikna edeceksin? Yani nasıl olsa bir bahane bulup bu teklifi geri çevireceksin, sen evet demezsen biz de Tayyip Erdoğan'dan kurtulma umuduyla bir başka AK Partili'ye mecbur kalacağız. Partimizin seçmeni de buna asla evet demez. Yol yakınken bırak bu işi.”

(Selin Sayek Böke'nin partideki görevlerinden istifasının, Fikri Sağlar'ın parti içi disiplin kuruluna sevkinin, sair parti içi çalkantıların bu ifadelerin öncesine mi sonrasına mı denk düştüğünü lütfen hatırlayınız.)

2) Sayın Abdullah Gül'e: “Her ne kadar aktif siyasetten ihtiyaç hissedilen vakte kadar uzak duracağınızı ifade etmiş olsanız da, şayet o günün artık geldiğini siz de düşünüyorsanız, etrafında toplanacağı bir isim arayan I'luk bir kitle var, bu daveti cevapsız bırakmayacağınızı umuyoruz.”

Yani, 367 garabetindeki payımı unutmadığınızı biliyorum, 17 Aralık'ta, 15 Temmuz'da, 7 Haziran'da hatta 16 Nisan referandumunda herkes bir fitne ateşi yükselir mi umuduyla gözlerini size diktiğinde sağlam duruşunuzu da unutmuş değilim fakat AK Parti içinde bir bölünmeyi bu teklifle sağlayamasam da, sizinle tehdit ederek CHP kurmay ve seçmenlerini asla ve kata telaffuz etmediğim naçizâne ismim etrafında toparlayabilirim. Anlayıverin işte...

3) CHP kitlesine: “Genel Başkanınız bu nazik ve cömert davetimi geri çevirirse, sizler bir başka AK Partili'nin cumhurbaşkanlığına evet demek zorunda kalacaksınız. Halbuki teşkilatın içinden gelen, partinin her kademesinde görev yapmış, genel başkanlığı öyle yahut böyle bırakmak zorunda kalmış, sonrasında ise sadakatle, sade bir milletvekili olarak çalışmayı kompleks sebebi etmemiş, üstelik olgun ve Türk halkının nezdinde mevcut genel başkandan daha muteber ve 2019'da seve seve partisinin adayı olabilecek birileri var buralarda, hatırlayınız.”

4) AK Parti'ye gönül vermiş ama o yahut bu sebepten kırgınlığı ve farklı beklentileri olan kimselere: “Recep Tayyip Erdoğan ısrarından vazgeçtiğiniz anda, biz size benzeyen bir başka adama tamam demeye dünden razıyız. Hem kutuplaşmalar(!) da böylece daha geniş kitleleri kucaklayabilecek mütebessim bir çehre etrafında nihayet bulmuş olur.” 

Bütün bunları böylece ifade ederken derdim kimsenin niyetini okumak değil. Görünen köyün kılavuz istemediğinden de dem vurulabilir bunun burasında, “akıl o ki başa geleceği bile, göz o ki dağın ardını göre” diyerek isminin hakkını son siyasi olaylardaki müthiş duruşuyla sonuna kadar veren Sayın Devlet Bahçeli'ye, kullanmayı çok sevdiği atasözleri ve vecizeleri bahane ederek bir teşekkür vesilesi de çıkarılabilir.

Mevzumuza dönersek, Baykal'ın bu çıkışı, Sayın Gül'ün net açıklamaları ile bir yanıyla tamamen boşa çıktı. 

AK Parti içindeki özü başka sözü başka, ihtirasla avuç ovuşturan bazı çürük elmalar da bir kez daha böylelikle sükût-u hayale uğradı. 

“Kader beyaz kâğıda sütle yazılmış yazı/Elindeyse beyazdan gel de sıyır beyazı” demiş üstad Necip Fazıl. Tam da bu hengâmede rahmet-i rahmana yürüyen merhum Ahmet Hamdi Gül'ün cenazesinde Sayın Cumhurbaşkanı'nın gözünden süzülen yaş, vefat eden merhuma duaların en güzeli, evladı ile arasına ısrarla sokulmaya çalışılan fitne ateşine ise karıncanın Nemrut ateşine taşıdığı su misali cevapların en âlâsı değil miydi?

Deniz Baykal'ın açıklamasının bütün bu detayların ötesinde ve üstünde 'Evet'ten doğan hayırlı bir tablo gibi karşımıza çıkarttığı hakikati ifade etmeden evvel referandum öncesi yazdığım bir yazıdan bir bölüm paylaşmak isterim: 

“Bu saatten sonra bu ülkede iktidar olmak isteyenin, millete ve mukaddeslerine muhalif olmak gibi bir lüksü, milletin rağmına iş yapmak gibi bir imkânı yoktur. Halk Partisi de iktidar olmak istiyorsa, bundan böyle, bulduğu -aldığı demek daha doğru olur- tek iktidar şansında kendisine benzetmek için otuz yıl cevrettiği halka benzemek mecburiyetindedir. Acı bir cilve ama böyle, yapacak bir şey yok.”

İç hesaplaşmalar, beyhude ihtiraslar ve ikbal heveslerini bir kenara bırakırsak CHP, en azından Sayın Baykal'ın şahsında milleti anlamış, mevzuyu çözmüş görünüyor: 

Hayır diyen I'un en az yarısı klasik Halk Partisi seçmeninden ziyade AK Parti'nin temsil ettiği değerlere çok daha yakın bir profil çizmekte. O kitleyi 2019'da yanlarında tutmak ve hatta en az %2'lik seçmeni daha saflarına katmak istiyorlarsa Sayın Gül'ü adaylığa ikna etmekten çok daha fazlasını yapmaları gerekiyor. Genel Başkanları'ndan, yönetici kadrolarına, parti teşkilatlarından, milletvekili adaylarına kadar her bir isim en az Sayın Abdullah Gül kadar yerli, milli ve bu toprağın ruh köklerine bağlı olmalı ki bu işi başarabilsinler!

Diyeceksiniz ki, o zaman CHP'nin AK Parti'den ne farkı kalacak?

Ben de onu diyorum işte: Bendeniz bu referandumun en çok 'devleti millete benzemeye mecbur eden tarafını' sevdim.

Daha fazlası

20 Nisan 2017

Son vesayet

13 Nisan 2017

Bekliyorum

23 Mart 2017

İnsan olmak

23 Şubat 2017

Ne için varım?

2 Şubat 2017