23 Kasım 2017
Ahmet Mahmut Ünlü
Türk vaiz ve hafız

Bizleri Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in 1491. Mevlid-i Şerîf ayına kavuşturan Allâh-u Te‘âlâ’ya sonsuz hamd-ü senâlar eder, bu ayda âlemlere rahmet olarak gönderdiği Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e, Ehl-i Beyti’ne ve sahâbesine sınırsız salât-ü selâm ederim.

Mevlîd-i Şerîf ayını idrâk ettiğimiz şu saâdetli mevsimde bizi en çok sevindiren husus hiç şüphesiz ki sâbık diyânet reisi Mehmet Görmez’in kutlu doğum haftasını mîlâdî hesap ile nisan ayına sâbitlemesinin uğursuzluğundan kurtulup bundan sonra Mevlîd-i Şerîf haftasını Diyânet’le birlikte Rabîu’l-evvel ayında kutlayacak olmamızdır.

Bu saâdeti bizlere yaşattığı için buna vesîle olan ve mânileri izâle eden değerli Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan beyefendiye, mevlide değer veren tüm Müslümanlar adına şükranlarımızı arz ederiz.

Mehmet Görmez ve Hocası Said Hatipoğlu, Hadisleri Dinde Delil Saymamaktadırlar

Bu fakir kardeşiniz evvelce bu husûsu bu kadar kesin bilmemekteydim. Nitekim sohbetlerimde de açıkladığım vechile; Mehmet Görmez’in “Fiten hadisleri sorunludur.” sözünü Dâbik ve ‘Amik ovasında yerleşen Işid unsurlarına yüz vermemek için siyâsî sâiklerle söylemiş olduğunu düşünmüştüm.

Yine de bunun kıyâmet alâmetleriyle ilgili sahih hadîs-i şerifleri reddetmek anlamına geldiğini bildiğim için reddiyeler yaptım, ancak bu zihniyetin Kur’an’dan sonra ikinci en büyük delilimiz olan sünneti yâni hadîs-i şerifleri genel mânâda dinde delil kabul etmediğini ancak www.mehmetgormez.com ismindeki kendi resmi sitesinde bulunan “TEBLİĞLER” bölümündeki “Sünnetin Kaynak Değerini Temellendirme Sorunu” makalesini okuyunca anladım.

Burada yeri gelmişken yazısındaki bâzı bölümleri sizlere de naklediyorum:

1- “Sünneti temellendirmek için başvurulan Kur’an ayetlerinin, büyük bir kısmının sünnetle ilgisi yoktur.”

2- “Ayetlerin pek çoğunda, murâd-ı ilâhinin sünnete delalet ettiği cây-ı sualdir

(sorulmaya değerdir). Ancak, ortada bir hakikat vardır; o da, Müslüman zihni,

Müslüman tasavvuru tarihsel düşünmediği için, Hz. Peygamber’in sünneti, yaşayan bir geleneğe dönüşünce, pek çok âyeti sünnete hamletmiştir.”

3- “Hz. Peygamber’e itaat, ittiba, iktida ve itîsa gibi hususlar herkes tarafından

kabul edilmiş olabilir. Ancak, söz konusu delillerin medlûlâtı konusunda, ihtilaf devam edegelmiştir. Zira Kur’an, bir asıl olarak sünnetin kaynak değerine işaret etse de, neyin sünnet neyin sünnet olmadığı, sünnet olanların hangisinin bağlayıcı olduğu, bağlayıcı olanların hangisinin yerel, hangisinin evrensel olduğuna dair tartışmalar, hiçbir zaman bitmemiştir. Bizce en büyük hata, bir rivâyetin kabulünün de, söz konusu ayetlerin medlûlü arasında yer aldığını savunmak olmuştur.”

4- “Gerek vahiyle, gerekse Kur’an’la ve gerekse hadisle yapılan bu temellendirmelerin, sorunlar taşıdığı muhakkaktır. İşin garibi, modern zamanlarda da aynı temellendirmelere başvurulmuş olmasıdır.”

5- “Oysa mahiyet itibariyle sünnetin bir beşere / peygambere dayandığı unutulur, sünneti bize taşıyan rivayetler toptan vahiy ürünü kabul edilirse, hele hele bu rivayetlerin metinleşmesinde insan faktörü göz ardı edilirse, İbn Haldun’un ifâdesiyle, kültürün sayısız mukaddesleri olur.” (www.mehmetgormez.com ismindeki kendi resmi sitesinde bulunan “TEBLİĞLER” bölümündeki “Sünnetin Kaynak Değerini Temellendirme Sorunu” isimli tebliği) (Bkz:Resim-1)

Mehmet Görmez bu yazısında sünnetin delil olduğunu birkaç yönden inkâr etmektedir ki ben de size yukarıda geçen rakamlardaki ifâdelere göre rakam vererek bunları tahlil edeceğim.

1) Ona göre aşağıda zikredeceğimiz âyetlerde geçen “Rasûl’e itâat”, “Peygambere ittibâ”, “O Rasûl ne verdiyse alın” gibi emirler, sünnet ve hadislere tâbi olunmasını emretmiyormuş…

2) Müslümanlar târihsel düşünmediği için bu âyetlerin,“Hadislerin delil olduğuna”delâlet ettiğini zannediyorlarmış ki bu da Mehmet Görmez’in İslâm’a bakışının târihsel olduğuna delâlet etmektedir. Oysa Mısırlı zındık Ebu Zeyd’in kültür içinde teşekkül ettiğini iddiâ ettiği Kur’ân’ın evrensel hakîkatlerini arşive kaldırabilmek için önerdiği târihselcilik, Hristiyan merkezli bir yorum tarzıdır ki buna göre âyet ve hadislerde geçen

birçok konuyu yaşandığı târihle sınırlı saymak gerekmekte ve günümüze uyarlamamak îcâb etmektedir. Bu görüşün İslâm’ı tamâmen ortadan kaldıracak bir fikir yapısı olduğu herhâlde îzâha muhtaç olmasa gerektir.

3) Sünnetlerin hepsi bağlayıcı değilmiş, bağlayıcı olanların da hangisinin yerel (Arap yarımadasına mahsus), hangisinin evrensel (dünyâ çapında geçerli) olduğu tartışmalıymış, dolayısıyla bir hadîsin geçerliliği hakkında: “Âyetler de bu hadisleri delil sayıyor.” şeklinde savunma yapmak doğru değilmiş. Oysa hadîs-i şerîflerin tümü evrenseldir, Kur’ân’da ve sünnette geçen genel

ifâdelerin hiçbirinde yöresine ve adamına göre hüküm bulunması söz konusu değildir. Aksi takdirde işine gelmeyenler: “Bu bizim yöremize ve örfümüze uymuyor.” diye inkâra kalkışabilir ki Görmez’in beyânı da buna yol açmaktadır.

4) Vahiyle ve hadisle sünnetin delil sayıldığını söylemenin sorunlar taşıdığını savunan Görmez aslında kendi îtikadının sorunlu olduğunu ortaya koymaktadır.

Nitekim aşağıda zikredeceğimiz âyet-i kerîmeler ve sahih hadîs-i şerifler onun inancının ne kadar sorunlu olduğunu ortaya koymaktadır.

5) Burada geçen ve İslâm îtikadını tamâmen zedeleyen en sorunlu ifâde ise “Sünnet bir beşere dayanmaktadır.” Sözüdür ki bu ifâde, aşağıda zikredeceğimiz birçok âyet-i kerîmeyi inkâr mâhiyeti taşımaktadır. Zîrâ Allâh-u Te‘âlâ Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e Kur’ân dışında bir de “Hikmet”i yâni “Sünnet”i indirdiğini,  dolayısıyla sünnetin bir beşere dayanmadığını açıkça beyân etmektedir ki yazımın ilerleyen kısmında bu konudaki delilleri müstakil bir başlık altında bulacaksınız.

Görmez gibi hocaların, hocası olan (!) Said Hatipoğlu bakın neler yazmış:

“Hz. Peygamber’in vefatlarından sonraki hâdiselerin müslümanlar üzerinde

yarattığı dehşet havasının, bu musannefatın bilhassa fiten ve eşrat-ı saat bölümlerini dolduran malzemesinin ekseriyetini ortaya çıkarmış olduğu kabul edilebilir. Peygamber’in mahrem-i esrarı olarak yâd edilen Huzeyfe ibn el-Yemân’a atfedilmiş şu sözlere bakalım, güya şöyle demişler: ‘Vallahi bu zamanla kıyamet arasında vukû bulacak her fitneyi en iyi bilen benimdir. Bu da ancak Hz. Peygamber’in bana sır olarak söylemesi sayesindedir ki benden başkasına bildirmemiştir.’ (Müslim, 4/2216, r.7262; Nu‘aym ibn Hammâd, r.3; Buhârî, r.6604; Ahmed, 5/385,389, 401)

Başka bir vesileyle kendisine: ‘Bana Hz. Peygamber, kıyamete kadar olacak her şeyi bildirdi. Ben de her şeyden sordum, ancak Medinelileri Medine’den kimin çıkaracağı sorusu kaldı.’ (Müslim, 4/2217, r.7265) dedirtilmiştir. Bu çeşit haberlerin hangi sahâlara kadar teşmil edilebilmiş olduğu, hadîs kitaplarından hayretle tâkib edilebilir.” (Mehmet Said Hatiboğlu, İslami Tenkid Zihniyeti ve Hadis Tenkidinin Doğuşu, Otto Yayın, Mart 2016, sh:60-61)...

  • M. GÖRMEZ’İN HOCASI SAİD HATİPOĞLU DA BUHÂRÎ-MÜSLİM GİBİ
  • SAHİH KAYNAKLARDA GEÇEN FİTEN HADİSLERİNİN RASÛLÜLLÂH (SALLÂLLÂHU ALEYHİ VE SELLEM)İN VEFÂTI ÜZERİNE YAŞANAN PANİKLE UYDURULDUĞUNU SÖYLÜYOR
  • SAİD HATİPOĞLU SAHÂBE VE TÂBİÎNİ FİTEN HADİSLERİNİ UYDURMAKLA SUÇLUYOR
  • HADÎS-İ ŞERİFLERİN DE VAHİY OLDUĞUNA, DOLAYISIYLA DİNDE HUCCET KABÛL EDİLDİĞİNE DELÂLET EDEN ÂYET-İ KERÎMELER
  • RASÛLÜLLÂH (SALLÂLLÂHU ALEYHİ VE SELLEM)İN GÖREVİ POSTACILIK DEĞİLDİR
  • RASÛLÜLLÂH (SALLÂLLÂHU ALEYHİ VE SELLEM)E İKİ TÜRLÜ VAHİY GÖNDERİLMİŞTİR, BİRİSİ KUR’ÂN, DİĞERİ SÜNNETTİR
  • HADÎSLERİ DE ALLÂH-U TE‘ÂLÂ İNDİRMİŞTİR
  • KUR’ÂN’DA GEÇEN BİR MESELE HAKKINDAKİ HÜKMÜ HADÎS AÇIKLAR
  • RASÛLÜLLÂH (SALLÂLLÂHU ALEYHİ VE SELLEM)İN HADÎSLERLE HARAM KILDIĞI ŞEYLERİN ALLÂH’IN KUR’ÂN İLE HARAM KILDIKLARINDAN BİR FARKI YOKTUR

Yazının devamını Lâlegül Dergisi Kasım Sayısında bulabilirsiniz...