20 Ocak 2018
Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Türk yazar ve gazeteci

Şam’dan Kudüs’e Selim Han’la yolculuk Yavuz Sultan Selim tahta çıktığı sırada İran Safevi Devleti Osmanlılar için büyük tehlike olmaya başlamıştı. Anadolu’da isyanlar çıkartmakta idiler. Bu sebeple Selim Han ilk seferini safeviler üzerine yaptı. Çaldıran’da Safevi ordusunu bozguna uğrattı (1514). Ertesi yıl yine İran üzerine yürüyecekti. Fakat yönünü güneye yani Mısır’da memlukler üzerine çevirmek zorunda kaldı. Çünkü Mısır, Filistin, Arabistan ve Suriye’ye hâkim olan Memluk’ler, Safevî hükümdarı Şah İsmail ile iş birliği yapmışlardı. Bu iki devletin iş birliği, Osmanlı Devleti ve Anadolu birliği için büyük bir tehlike idi.

Diğer yandan Memlûklar, Yavuz’un Suriye’yi zapt etmesinden de endişe ediyorlardı. Memluk’ler için Suriye, Mısı- rın anahtar durumundaydı. İşte Memluklerin İran şahı İsmail ile anlaşma yapmaları üzerine Yavuz Sultan Selim Han yüzünü güneye doğru çevirdi Osmanlı ordusu Anteb’e girdiği sırada Memluk Sultan Kansu Gavri yanında Halife III. Mütevekkil Alâllah da olduğu halde, Halep’ten hareket ederek Mercidabık a gelmişti. 24 Ağustos 1516’da burada yapılan savaşta, Memlûklar bü- yük bir bozguna uğradılar. Yavuz Sultan Selim Han Mercidabık zaferinden dört gün sonra 28 Ağustos günü dünyanın en büyük ve zengin şehirlerinden biri olan Haleb’e girdi.

Şehrin büyüğü-küçüğü, zengini-fakiri istikbal için yollara dökülmüşlerdi. Kale zabitleri de şehrin anahtarlarını getirerek bağlılıklarını sundular. Hadimü’l-Haremeyni’ş-Şerifeyn Sultan Selim Haleb Beylerbeyiliğine öncü kumandanı ve Memlüklere elçilik görevini yerine getirmiş bulunan Karaca Ahmed Paşa’yı, kadılığına ise Çömlekçi zade Kemal Çelebi’yi getirdi. Savaş meydanına yakınlığı sebebiyle Arap ve Çerkez beylerinin emaneten bıraktı- ğı para ve mallarından başka Hazine-i amirede ele geçen altın, gümüş ve sair eşyanın haddi hesabı yoktu. Bunlar tek tek deftere geçirildi. Padişah askerlerini zengin bahşişlerle sevindirdi. Savaşta tutsak edilen halife III. El-Mü- tevekkil Alallah ve mezhep kadılarını kabul ederek iyi muamelede bulundu. Selim Han’ın genelde bu sırada halifeden halifelik alametlerini aldığı rivayet edilir ki ilk Cuma namazında adının hutbede zikredilmesi bunu doğrulamaktadır. Haleb Büyük Camiindeki Cuma namazında hatib hutbede halifenin adını zikretmeyerek Selim Hanın adını andı. Hatibin halifelere mahsus Hakimü’l-Haremeyni’ş-Şerifeyn unvanı ile kendisini andığı zaman Selim Han büyük bir dini heyecan ve tevazu içerisinde:

Hayır, biz buraların hâkimi değil hadimiyiz. Bizim namımızı Hadimü’l-Haremeyni’ş-Şerifeyn diye anın diyerek mü- dahale etti. Büyük Türk hakanı bu işaretiyle aynı zamanda dedesi Fatih Sultan Mehmed’i de yâd etmiş oluyor ve Osmanlıların dini görüş ve düşüncelerini yansıtmış bulunuyordu. Zira Fatih Sultan Mehmed Mısır sultanına gönderdiği bir namesinde kendisine Hadimü’l Haremeyni’ş-Şerifeyn diye hitapta bulunduğunda Mısır sultanı bunu bir hakaret olarak kabul etmişti. Selim Han’ın şimdi baş tacı olarak kabul ettiği bu unvanı, kendisinden sonraki bütün Osmanlı padişahları da en büyük şeref addederek kullanacaklardır. Nitekim Selim Han namı bu şekilde anıldığında, heyecanı içerisinde gözyaş- larını tutamamış ve şükran secdesine kapanmıştır. Bu hal cemaatinde büyük bir heyecana kapılmasına ve Selim’e candan bağlanmasına yol açmıştır. Namazdan sonra padişah pek kıymeti haiz kaftanını çıkararak hatibe bağışlamıştır. Haleb’de on sekiz gün kalan padişah 15 Eylül günü tekrar harekete geçti. 19 Eylül’de Asi ırmağı kenarında yer alan bağ ve bahçeleri ile ünlü Hama’ya girdi.

Burayı bir sancak addederek idaresini Güzelce Kasım Beye verdi. 21 Eylül’de Humus’a gelen padişah buranın idaresine İhtimanoğlu Kasım Beyi getirdi. Burada Suriye fatihi Halid bin Velid hazretlerine addedilen makamı ziyaret eden Selim Han Şam yolunu tuttu. 27 Eylülde padişahın muzaffer sancakları Emevilerin tarihi başkenti Şam’da dalgalanmağa başladı.

Sin şına girince…

Dünyanın en eski yerleşim merkezlerinden biri olan Şam şehri Müslüman coğrafyacıların Riyaz-ı Cennet (Cennet bahçeleri) diyerek niteledikleri dört vadiden biri olan Guta sahrası üzerinde yükselmekteydi. Fetihten sonra Osmanlılar için beşinci mühim şehir hüviyetine bürünmüştür. Osmanlılar Şam’ı takiben Cennet kokulu manasına Cennet-meşam derlerdi. Padişah kışın dört ayını geçirdiği bu güzide beldede boş vakitlerini Emevi halifelerinin ve nice büyük hükümdarların ikametgâhı olan şehrin abidelerini ve İslam’ın en meşhur meşayıhının türbelerini ziyaretle geçirdi. Şam’daki en dikkate değer hadiselerden biri Muhyiddin-i Arabî’nin kabrinin bulunması oldu. Endülüs’teki Mürsiyye kasabasında doğan Muhyiddin-i Arabî meşhur Tayy kabilesine mensup olup cö- mertliğiyle meşhur Adiy bin Hatem’in kardeşi Abdullah bin Hatem’in neslindendir. Endülüs, Fas, Tunus, Mısır ve Mekke-i Mükerreme’de bulunarak tefsir, hadis, fıkıh, kıraat gibi pek çok ilimlerde büyük âlim oldu. Tasavvuf büyüklerinin sohbetlerinde yetişti. Konya ve Şam’da binlerce talebe yetiştirmiş olup pek çok kıymetli eserin sahibidir.

Muhyiddin-i Arabî, bazı garip sözlerinden dolayı anlaşılamamış ve zamanın idarecileri tarafından idam edilmiştir. Şam’da kendisiyle görüşen bir gurup kimseye: “Sizin taptığınız benim ayağımın altındadır” sözü, belki de bardağı taşıran son damla olmuştu. Şam halkı onun büyüklüğünü anlayamadıklarından mezar yerini çöplük yapmışlar, kabri belirsiz olmuştu. Sonradan tasavvuf muarızları da bu büyük veli hakkında yanlış mütalaalarda bulunmuş- lardır. Onun, muamma tarzında söylediği “Dekale fis-sin ile’ş-şın. Zahare kabrihi Muhyiddin” (Sin şına girdiği zaman Muhyiddin’in kabri açığa çıkar) sözü dillerde kalmıştı. Nihayet vefatından 275 sene sonra Selim Han’ın Şam’a gelerek Muhyiddin-i Arabî hazretlerinin kabir yerini buldurmasıyla birlikte bu muamma çözülmüş oldu. Bu büyük velinin sinden maksadı Selim, şından maksadının da Şam olduğu anlaşılmıştı. Selim Han bununla da kalmadı. Onun öldürülmesine ve asırlardır yanlış bilinmesine neden olan sözünün gerçek manasını tespit ettirmek istedi. Mezarının ayakucunu kazdırdığında bir küp altın ortaya çıktı. Buradan onun insanlara evet siz zahiren biz Allahü tealaya tapıyoruz diyorsunuz amma, kalbinizde altın ve gümüş var, para muhabbeti var dediği zahir oldu. Selim Han bu büyük velinin kabrini temizleterek üzerine güzel bir türbe, yanına bir cami ve imaret yapılmasını emretti.

Siz Cenab-ı Hakk’ın gözdesiniz!

Selim Han Şam’da İslam dini mimarisinin en muazzam örneklerinden biri olan Emeviyye camiini de ziyaret etti. Burası sütunlarının ihtişamı, kubbelerinin çokluğu, hatlarının zarafeti, mihraplarının serveti, minare ve minberlerinin adedi bakımından gerçekten şaheserdi. Emevi halifelerinden Velid bin Abdülmelik zamanında bugünkü halini alan camide dört mezhebe ait dört sınıfa ayrılmış on altı imam görev yapıyor üç minaresinden yetmiş beş müezzin ezan-ı Muhammediyi okuyordu. Cami aynı zamanda devrin en büyük ilim merkezi konumundaydı. Burada on bir ilim halkası, beş hadis halkası, yüz yirmi Kuran okutma ve talim halkası bulunuyor yüzlerle kişi bu halkalarda ders görüyordu. Emeviyye Camiinin bu özelliği Osmanlı Devleti’nin son zamanları- na kadar devam etmiştir. Selim Han Şam’a geldiğinde meşhur âlimlerden Muhammed Bedahşi hazretleri bu camide kalmakta ve ders vermekteydi. Padişah kendisini ziyarete vardı ve huzurunda edeple oturdu. Bir saat karşılıklı oturdukları halde hiçbir şey konuşmamışlardı. Sonunda hekimbaşı ve musahip Ahi Çelebi laf açarak Şam’ın havası ve suyuyla ilgili sözler sarf etmeye başladı. Padişah huzursuz olmuştu. Hekimbaşının sözünü keserek şeyhten dua diledi. Muhammed Bedahşi hazretleri ise: “Siz Cenab-ı Hakk’ın lütf u ihsanıyla gözdesiniz. Müslümanları koruyan ve onlara dayanak olansınız. Duanız her zaman kabul görür. Biz duayı sizden umarız”, dedi. Selim Han büyük bir tevazu içerisinde tekrar dua ricasında bulundu. Şeyh hazretleri:

"Sultanım ikimiz de büyük bir mesuliyet altındayız. Boynumuzda kulluk halkası vardır. Yerlerin ve göklerin yüklenmekten kaçındıkları mesuliyeti biz yüklendik. Siz ise sultanım yükünüzü biraz daha ağırlaştırdınız. Saltanat yükü üzerine bir de hilafeti yüklenerek taşınması güç bir yükün altına girdiniz. Resûlullah efendimizin: Hepiniz bir sürünün çobanı gibisiniz. Çoban sürüsünü koruduğu gibi, siz de evlerinizde ve emirleriniz altında olanları Cehennemden korumalısınız. Onlara Müslümanlığı öğretmelisiniz. Öğretmez iseniz mesul olacaksınız. Mü- barek sözleri rehberiniz olsun. Çok meşakkatli ve külfetli bir yolda bulunuyorsunuz. Hak muininiz olsun”. Selim Han bu mübarek ve çok sevdiği zatın huzurundan ayrıldığında mecliste hazır bulunanlardan birisi Sultanım hep dinlediniz hiç konuşmadınız, diye sorunca padişah: “Büyük velilerin meclis ve mahfelinde onlar susar veya konuşurken başkasının konuşması edep dışı sayılır. Bulunduğumuz makam edep makamı idi. Bize sadece dinlemek düşerdi. Nitekim biz de öyle yaptık. O esrar ve hikmet meclisinde ben sadece bir zerre sayılırdım. Benim konuşmamı layık görmüş olsaydı, elbette ki böyle bir işarette bulunurdu”, buyurdu. Padişahın, esrar ve hikmet meclisi diye nitelediği şeyhin sohbetinden fevkalade memnun kaldığı anlaşılıyordu. Bu arada Selim Han Gazze’ye kadar Memlük topraklarını ele geçirdikten sonra ne yapılması gerektiği hususunda vezirleri ve ileri gelenleri ile müşavere etmişti. Sözü ilk olarak meşhur Memlüklü emirlerinden Hayırbay aldı:

“Devletlü ve şevketlü padişahım. Haleb ve Şam’ı ele geçirip teşrif buyurdunuz. Mısır ülkesinin mübarek nazarınızdan behremend olmaması nam ve namus-ı saltanata layık değildir. Hususan Haremeyn-i Şerifeyn hizmetine taht ve taç sahibi olanların canla talep kıldıkları ve muhtaç oldukları güneş gibi zahirdir”, sözleri ile seferin devamından yana olduğunu bildirdi. Selim Han’ın veziriazam Yunus Paşa’ya dönerek sen ne dersin demesi üzerine o da: “Emr ü ferman yüce padişahımındır. Sizler daha iyi bilirsiniz. Bu kullarının hatırına gelen budur ki Karaman ilinden Şam’a gelinceye değin bu kadar memleket tasarrufunuz altına girdi. Bunlar hıfz u hıraset olunup Mısır’ın fethi bir müddet geriye bırakılmak münasip görünür. Zira Mısır çok geniş bir beldedir. Zapt edildikten sonra elde tutulması oldukça güçtür. Bir de kendi memalik-i mahrusemizden oldukça uzak düşmüş oluruz. Şayet geri dönmeyi gerektirecek bir hal vuku bulursa çok zahmet çekeriz. Bir taraftan Arap kabileleri bir taraftan Çerkez askerleri fitne çıkarıp çok güçlük verebilirler”, diyerek daha ileriye yürünmesi karşısındaki zorlukları dile getirdi. Buna rağmen Selim Han Mısır alınmadıkça zaferin neticelerinin elde edilemeyeceğini düşünüyordu. Öte yandan Selim Han’ın gönderdiği elçinin Memluklerce öldürülmesi Mısır seferinin asıl sebebini teşkil edecektir. Şimdi Osmanlı padişahının hedefinde Mısır vardı. Hazırlıklarını tamamlayan cihangir Osmanlı padişahı Mısır’ın fethi niyetiyle 20 Aralık’ta Şam’dan harekete geçti.

Ancak onun kafasında mukaddes Kudüs şehrini ziyaret etmek yatıyordu. Bunun için Muzaffer ordusunu Gazze’den Remle’ye doğru gönderirken kendisi yanında birkaç yakın adamı, Hasan Can ve büyük âlim İdris-i Bitlisi olduğu halde Kudüs’e doğru yola çıktı. Ayrıca yanına beş yüz piyade tüfekçi ve bin seçkin sipahi almıştı. Çünkü savaş sonrası mağlup olan Memluk askerleri dört tarafa dağıldığından yol güvenliği kalmamıştı. Her taraf çöl Araplarıyla dolu tehlikeli bir halde iken tan yerinin atışından güneşin batışına dek çölü aşıp bir gün içinde Kudüs’e ulaştı. Muzaffer sultan Şehir önünde otağı- nı kurdurdu. Ardından adam gönderip Mescid-i Aksa hizmetçilerine akşam namazını Mescid-i Aksa’da eda edeceğini bildirdi. Cihan padişahı biraz dinlendikten ve cevap geldikten sonra tekrar ata bindi. Mescid-i Harem kapısına geldiğinde hürmeten atından indi. Önce Kubbetü’s-Sahra tarafına yöneldi. Rumman-ı Davud Nebi’yi, Nahl-i Hamza’yı ziyaret etti. Muallak kayayı dolaşıp ziyaret etti. İki rekât hacet namazı kıldı. İhtiyaçlarını Rabbine arz etti. Mısır seferinde kendisini zafere eriştirmesini diledi. Mağfiret kıl biz kuluna ya Ganî Namazdan sonra Kubbetus-Sahra’dan çıktı, hizmetçilerine inam ve ihsanlar dağıttı. Sonra Kubbetu’s-Sahra’nın bulunduğu sofadan merdivenlerle aşağı indi. Harem avlusunu katedip Mescid-i Aksa’nın kapısına geldi. O gece on iki bin kandille aydınlatılmış olan Mescid-i Aksa’da da iki rekât hacet namazı kıldı. Bir müddet zikir ve Kur’an okumakla meşgul oldu. Ve elini açarak arz-i niyaz eyledi.

Dedi ey Hayy u Tuvâna vü Kerim

Senden özge kullarına yok Rahim

Beytini görmekliği çün ya Habib

Şükr ü minnet biz kula kıldın nasib

Lîk cürmüm bahrine yoktur kenâr

El götürdüm baş açup misl-i çınar

Umarım ben kulu red kılmayasun

Macerayı sehv add kılmayasun

Lutfun ile toylayasın ben kulu

Hem delalet kılasın doğru yolu

Eşiğine yüz sürüp kılıp penah

Baş açıp lütfun umar cümle sipah

Mağfiret kıl biz kuluna ya Ganî

Mahşer içre eyleme hor u denî

Umarız babına geldik rahmetin

Biz kula erişse nola şefkatin

Cümle alem halkına verip murad

Red kılıp birin komazsın bî-murad

Baş açuban babına geldik senin

Daima fi’li hatadur bendenin

Rahmetini umarız ey lütfu bol

İşimiz sağ eyle bizim etme sol

Askerime nusret eyle ya İlah

Geldiler babına cümle rû-siyah

Yüzlerin ağ eyle Ahmed hakkıçün

Cibril’in ettiği takdis hakkıçün

Müstecâb eyle İlahi davetim

Özüne arz etmişim uş hâcetim

Yür ü gök ü Arş u Kürsi hakkıçün

Gazilerin seyf ü türsü hakkıçün

Mescid-i Aksa vü Makdis hakkıçün

Cibril’in ettiği takdis hakkıçün

“Kâbe kavseyni ev ednâ” hakkıçün

Cümle-i a’lâ ve ednâ hakkıçün

Mâh u hurşid ü felekler hakkıçün

Yer ü gök içre melekler hakkıçün

Âdem ü Şit ile İdris hakkıçün

Hürmüs’ün ettiği tedris hakkıçün

Sana ısmarlamışım ceyşim hemîn

Senden özge kullarıma yok emîn

Rahmet u lutfun senin çün oldu âm

Umarız vallahi biz her subh u şâm

Böylece Rabbine yalvarıp yakardı. Yatsı namazını da orada kıldıktan sonra biraz zikir ve tesbihle meşgul oldu. Sonra dışarı çıktı. Hizmetçilere in’am ve ihsanlarda bulundu. Yürüyerek haremden çıktı. Ertesi gün fakir fukaraya dağıtılmak üzere yüzlerce koyun, öküz ve deve kesilmesini emretti. Tekrar Kubbetu’s-Sahra’yı ziyaret etti, sonra Mescid-i Aksa’ya giderek orada yine hacet namazı kıldı. Dışarı çıktı. Seyredilecek, görülecek yerleri gördü, temaşa etti. Sonra atına binip “Kuds-i mübarek kavmine”, Kudüslülere in’am ve ikramlarda bulundu Peygamberlerin mezarlarını ve İbrahim aleyhisselamın ilk kurban kestiği Sahretullahı ziyaret etti. Ardından hava soğuk ve karlı olmakla beraber İbrahim aleyhisselamın kabrini ziyaret için Halilü’r-Rahman’a gitti. Ardından Askalan yoluyla tekrar ordusuna kavuştu. Şimdi gönül huzuru içerisine Mısır seferine yönelebilirdi. Onu burada yeni zaferler bekliyordu.

Yürüyen ölüler!

31 Aralık 2017

Arakan Dramı

28 Eylül 2017

Arakan Dramı

20 Eylül 2017

İşte zulüm bu!

10 Eylül 2017

Malazgirt Zaferi

27 Ağustos 2017

Men çe guyem!

20 Ağustos 2017

Nereden nereye gelmiş!

13 Ağustos 2017

Ali Bardakoğlu

6 Ağustos 2017

İşgal planları

16 Temmuz 2017

Yolun sonu

9 Temmuz 2017

Adalet güzeldir

18 Haziran 2017

Destandan gerçeğe!

5 Haziran 2017

Destandan gerçeğe!

4 Haziran 2017

Hazır olmak

18 Mayıs 2017

Bayezid-i Veli Han

24 Mart 2017

Bir devlet doğuyor!

13 Şubat 2017