27 Eylül 2017
Serdar Tuncer
Türk televizyon programcısı ve şair. Yeni Şafak Gazetesi'nde köşe yazarlığı yapmaktadır.
ALINTI YAZAR

Irak meselesi çok baş ağrıtacağa benziyor. Bugün değilse yarın... Belki şimdilik geri adım atılarak referandum iptal edilir yahut tehir edilir, belki başka bir alternatif çözüm üretilir bilemem ama görünen o ki uzun vadede en az Suriye meselesi kadar Türkiye’yi etkileyecek sonuçları olacak bu işin. Çünkü birileri orada bağımsız bir Kürt devleti istiyor. Hatta bu birileri, bu devleti Kürtlerden daha çok istiyor. O coğrafyayı sözde Arap Baharı adı altında kaosun kucağına atanlar, Suriye’den sonraki domino taşının adını çoktan koymuşlar. Yıkıla yıkıla geliyor hamleler... Nihai hedef ise asla Kürt devleti değil. Kürt devleti, büyük planın küçük bir parçası sadece. Günü geldiğinde en büyük zararı da bugün bağımsızlık hayali kuran Kürtlere verecek parçası hem de. Öyle ya, plan kurucuların taktiği değişse de parolası sabit: Kullan at! Obama’nın, temizlenmesi 20 yıl sürebilir dediği bir DAEŞ vardı, ne oldu sahi?

Soru(n)lar bitmiyor. Büyük plan ne? İsrail bu işin neresine denk düşer? Osmanlı’nın güneydoğusunu karıştıranların Türkiye’nin güneydoğusu üzerindeki emelleri nedir? Bunu başarabilirler mi? Bizim bu hususta tavrımız ne ve nasıl olmalı? Bütün bunlar, cevabı henüz muallakta sorular.

Cevabını bulamadığım, çözümü için elimden bir şey gelmeyecek bu ve birazdan arz edeceğim benzeri bütün meselelerin halli için harika bir çare buldum. Belki inanmayacaksınız ama buldum. Kendimin, Türkiye’nin, dünyanın uykularımı kaçıran, canımı sıkan, kalbimi yoran ne kadar gündemi varsa hepsinin çaresi tek bir cümlede saklıymış meğer. O cümleyi buldum ben.

Kendime dönüp dönüp diyorum ki: “Sen olman gerektiği gibi ol!”

Sihirli bir cümle bu. Muhteşem bir reçete. Sadece söylemekle kalmayıp eylemeye de başladığınız anda devasız dert kalmıyor yeryüzünde. Kalbinizde kopan fırtınadan, ülkenizdeki lüzumsuz gündemlere, dünyadaki anlamsız didişmelere kadar her bir şeyin çaresi bu cümle: “Sen olman gerektiği gibi ol!”

Bakıyorum AB ile ilişkilerimiz her gün biraz daha geriliyor. Almanya habire üstümüze üstümüze geliyor. Geçen sene ekim ayında vize serbestisi başlayacaktı diye hatırlıyorum. Olmazsa mültecilere kapıları açacaktık. Çekmiştik resti! Çok canım sıkılmıştı o zaman. Çünkü mülteci değildi onlar; muhacir kardeşlerimizdi bizim. Pazarlık mevzuu edilemezlerdi. Neyse ki zaman hızlı geçiyor. Bu senenin ekim ayı geldi, bırakın vizeyi AB artık müzakereleri durdurmayı açıkça telaffuz edip tartışmaya başladı. Almanya FETÖ’cülerin iltica taleplerini keyifle kabul ediyor. Almanya’nın şehir meydanları Kandil’e döndü, bütün mitingler PKK’ya caiz artık. Biz rest çekmeye devam ediyoruz Allah’tan. Babamın bir sözü geliyor aklıma: “Oğlum yokluk mertliği bozar!” Çıkamıyorum işin içinden, kendime dönüyor ve diyorum ki: “Sen olman gerektiği gibi ol!”

Okula giden iki çocuğum var. Üçüncüsünü evde kendim mi yetiştirsem diye düşünüyorum. Eğitim sistemimiz ahşap bir konağa benziyor. Temeli yok, tahtası çürük, tavanı yıkık, pencereleri kırık, alev alev yanan bir ahşap konak... O konağın içinde oturmuş keyifle kahvemizi yudumlarken hangi tablonun hangi duvara ne kadar yakışacağından, hangi çiçeğin hangi sehpanın neresine konulması gerektiğinden konuşuyoruz. Allah var, sadece konuşmuyor, koşturuyoruz aynı zamanda. Tablonun birisini buradan kaldırıp karşı duvara tersten asınca TEOG diye bir derdimiz kalmıyor mesela. Sehpanın birisini kucaklayıp diğer odanın başka bir köşesine koyduğumuz anda müfredat problemi kökten halloluyor. Konak yanıyor diye avaz avaz bağırmaktan sesim kısılınca bahçeye çıkıyor, derin bir nefes alıyor ve kendime diyorum ki: “Sen olman gerektiği gibi ol!”

Dini devlete sokmamak için devletin dine sokulduğu bir müessese var bu ülkede. Koyu keskin kırmızıçizgilerle etrafı çevrili... Emanet, ehliyet ve liyakate en fazla riayet edilmesi gerekirken; “Dediğimi yap yaptığımı yapma” düsturunun hakkını vermek istercesine bu üç hasletten alabildiğine berî mümtaz bir müessese... Neden var edildiğini, nasıl var olması gerektiğini, neleri nasıl yapması gerektiğini, neyi niçin yapamadığını, o kırmızıçizgilerin nasıl ve niçin yok edilmesi gerektiğini tahlil edip mevzuyu kökten çözmek dururken, biz oturmuş kırmızıçizgiler içindeki büyük koltukta kimin oturacağına kafa patlatmakla meşgulüz. Gidenin yürüyüşünü beğenmeyenler, gelenin duruşunu beğenmeyenlerle tartışadursun ben kalbimin minberine çıkıyor ve bulabildiğim tek kişilik garip cemaatime yalvararak diyorum ki: “Boş ver, sen olman gerektiği gibi ol!”

Müslüman kimdir diye bir soran olsa, insanların gördüğü vakit kendisi gibi olmak isteyeceği insan cevabını verirdim. Âdil, cömert, yiğit, mütevazı, hassas, latif, nazenin, dertli, mustarip... Hırsızlık uğramaz Müslümanın mahallesine, iltimasın esamisi okunmaz onun olduğu yerde, adaletin varlığı iftihar değildir Müslüman için; yokluğu zulümdür, rüşvet için fetva aramaya tenezzülü olmaz Müslümanın, dilinde kem söz, kalbinde suizan olmaz, tevazuuna toprak imrenir, emrolunduğu gibi dosdoğru olan adamdır Müslüman. Tarif bu! Dışarıdakilere; “İslam bu değil” demekten de, içeridekilere; “Bizimki Müslümanlık değil” demekten de öylesine yoruldum ki, kalbime eğilip; “Sen bana bakma” diyorum, “Bize bakma sen, olman gerektiği gibi ol!”

Kimse kimsenin söylediğini anlamaya yanaşmıyor. Anlamak istediği şeyi söyletiyor karşısındakine herkes. Kalemlerimizi kılıç eyledik, köşe bucak kardeş doğruyoruz. Hakikate istinadımız, hakikatimize itimadımız yok, adam gibi bir sabitemiz, doğru dürüst referanslarımız yok. Menfaat devşirdiğimiz dudaklardan çıkan sözlerin rüzgârıyla yön değiştiren yelkenler gibi bir şey oldu şahsiyetimiz. Şahsiyetsizliğimizi ifadeye kelimelerin tâkati yok. Kendisi için yanmayı göze alacağımız kişiler yangınımızdan arta kalan közde pişiriyor kahvelerini. Hiç edilmiş itibarımızın telvesi kahkahayla püskürüyor dostlarımızın ağızlarından.

Ne birisine anlatacak bir şeyimiz kalmış ne de anlamaya niyetimiz bir başkasını...

Bakıyorum bu işler böyle olmuyor, olmayacak. Dünyanın hiç bir yanında hiç bir şey değişmiyor kahrolmakla. Arakan için gelmiyor elimizden hiç bir şey mesela. Suriye varlığını unuttuğumuz bir dert olmuş çoktan. Amerika’ya sövmek ferahlatmıyor artık kalbimizi. Kardeşlerimize sözümüz geçmiyor. Geçmiyor sözümüz kendimize bile.

Alıp başımı gidiyor, bir masada yalnız oturuyorum. İki çay söylüyorum kendimize. Garson; “Birisi mi gelecek abi” diyor. “Gelmiyor, gelse çayı tek söyleyeceğim” diyorum. Garson bana benim kendime baktığım gibi bakıyor, deliymişim gibi. Karşımda oturan kendimin gözlerine dikiyorum gözlerimi. Çayından bir yudum alıyor. “Bak gözüm” diyorum ona, “Düzeltemeyeceğin şeyleri dert etmenin sana bir faydası yok. Ama düzeltmen gerekenleri dert etmemenin bize büyük zararı var. Derdinin adının net koy, arkasında yiğitçe dur. Bırak dünya dönsün bildiği gibi, sen olman gerektiği gibi ol!”

İtiraf

31 Ağustos 2017

Birçok mesele

24 Ağustos 2017

Masanın iki yanı

17 Ağustos 2017

Niye böyleyiz?

11 Ağustos 2017

Böyle mi olmalı?

3 Ağustos 2017

Anlamıyorlar!

20 Temmuz 2017

Kavga başlıyor

13 Temmuz 2017

Allah unutturmuyor

29 Haziran 2017

Elveda...

22 Haziran 2017

Bir gönül arıyorum

8 Haziran 2017

Zangoç yeşili

1 Haziran 2017

Kendime nasihatler

25 Mayıs 2017

Daha fazlası

20 Nisan 2017

Son vesayet

13 Nisan 2017

Bekliyorum

23 Mart 2017

İnsan olmak

23 Şubat 2017

Ne için varım?

2 Şubat 2017