23 Kasım 2017
Serdar Tuncer
Türk televizyon programcısı ve şair. Yeni Şafak Gazetesi'nde köşe yazarlığı yapmaktadır.
ALINTI YAZAR

Türkiye bir umuttur. Biz buna iman ettik. Sadece iman etmekle kalmadık bu umudun sadık havarileri olduk hep. Kimin yüzünde ufak bir ızdırap, gönlünde sebepsiz bir hüzün, halinde asil bir dert sezdiysek yaklaştık yanına, umudumuzu paylaştık. Kalbi kırıkları, mahzunları, garipleri Allah sever dedik. Allah’ını seven Türkiye’yi sevsin istedik. Türkiye bir umuttu, biz buna iman etmiştik. Tenhada kalabalıkta, yazarak söyleyerek, çiçekle yumrukla imanımızı anlattık. Delil soranlar oldu bize. Onlara şaşkın ama vakur ve mütebessim gözlerle baktık. Delile ihtiyaç duymayan bir imandı bizimkisi.

Sri Lanka tepelerinde gözlerini ufka dikmiş bekleşen gariplerin İstanbul’dan gelen gemiyi görünce limana doğru koşarken yüzlerine yayılan heyecandı delil dediğin. Minsk’in uzak köylerinde teravih aralarında cemaatle okunan duanın son kısmından yükselen asırlık hasretti. Hindistan’da bir bakkalın, Türkiye’den geldiklerini hissettiği gençleri kasa sırasında bir müddet bekletip sabırlarını epeyce zorladıktan sonra; “On dakika bekleyemediniz değil mi? Biz sizi yüz yıldır bekliyoruz” deyişindeki tokattı. Kahire’nin bir lokantasında yediğin yemeğin ücretini ödemek istediğin vakit senden o parayı niçin alamayacaklarını müeddep duruşu ile anlatan adamın kelâma sığmaz sükûtuydu delil dediğin. Gazze’de bindiğin bir dolmuşta kırık dökük ama kitabî Arapçandan Türk olduğunu anlayan yolcuların ücretini ödemek için birbirleriyle kavga edercesine yarışmasıydı. En çok da, şoförün arabayı durdurup yolculara dönerek; “Siz bu parayı ödeyecek kadar yiğitsiniz de ben Halifenin torunundan para alacak kadar alçak mıyım?” derken titreyen sesiydi.

Biz kalbimizin içinde bulmuştuk Türkiye’nin bir umut olduğuna dair delili. Adını da iman koymuştuk. Delil arayanın çok eskiye, çok uzağa gitmesine de gerek yoktu öyle. “Amasyalı Uzman Çavuşun Semiz Eşkıyaya Şöyle Bir Baktığı”ydı delil dediğin. İsmiyle müsemmâ bir babanın yiğit evladının ardından; “Şehadetiyle bizi şereflendirdi”  deyişinde manasını bulan vakar ve izzetti. İşte bunu anlayamadıkları için korkuyordu korkanlar. Aklıyla izah edemediği şeye yok muamelesi yapanlar nasıl izah etsindi bu hali? İsmail’e inen koça iman eden bir kalbin yoksa aklın apışır kalırdı oracıkta öyle işte. Amerika’yı ve dünyanın bütün Amerikalılarını korkutan; tankımız, topumuz, tüfeğimiz değildi bizim. Daha yaşına basmamış evladını şehit babasının cenazesinde; “Ağlama, bugün babanın düğün günü” diye teselli eden annelerden korkuyorlar. Temmuz sabahına doğan güneşin, iki yüz elli pare nurla Türk milletini selamlayışından korkuyorlar. Sedye kirlenmesin diye ayağındaki çizmeyi çıkarmaya çalışan yaralı işçinin tevazuunda, bahçesinin duvarına “Helaldir, istediğiniz kadar alabilirsiniz” yazan ihtiyarın cömertliğinde, “O yeni evlendi, benim bekleyenim yok” diyerek kendisini arkadaşının önüne atarak mermilere hedef olan askerin kahramanlığında anlayamadıkları ve anlamlandıramadıkları için de korktukları bir şeyler var. Varsın korksunlar. Türkiye zalimin korkusu olmasaydı, mazlumun umudu olur muydu hiç?

Türkiye bir fikirdir. Bir ülkenin adı değildir sadece. Bilmem kaç yüz bin kilometrekarelik toprak parçası değildir. Kökü yüz yıla varmayan bir taze fidan değildir. Seksen milyon insandan ibaret değildir. Müşahhas kalıplar içerisinde zapturapt altına alınabilecek bir şeyler olmaktan ziyade mücerredin hududunu zorlayan esaslı fikirdir Türkiye. Biz buna iman ettik. Fikrimizi unutalım diye çok uğraştılar, hatırlamayalım diye çok uğraştık. Başaramadılar, başaramadık. Şöyle diyeceğiz o zaman: “Allah’ın bu milletinin düşmanlarından da, bizzat bu milletin kendisinden de muhafaza ettiği nazlı bir fikirdir Türkiye. Bizimle ihya olan değil; bize rağmen imha olmayan bir fikir.”

Sadece bir umut, bir fikir mi? Hayır! Bir duadır Türkiye.

Dünyanın bilmem hangi ucunda adını bir kez işitmemiş annelerin bile yavrusunu bağrına basarak hıçkırıklarla, zulümden kurtuluş duasının göklerdeki karşılığıdır Türkiye. Endonezya dağlarındaki çobanların göğe açılmış ellerinden avuçlarına süzülen gözyaşıdır. “Bir Türk’e sarıldığım vakit imanım tazeleniyor” diyen âlimlerin her teheccüd sonrası boyunlarını kalplerine bükerek yakarışlarının, kalplere hükmeden tarafından mukabele edilen âminidir Türkiye. Uykusunda “Hayme Ana kılıcımı getir” diye ağlayan bebelerin kim olduğunu henüz bilmedikleri Şeyh Edebali duasınca rüyalarına üflenen diriltici nefestir.

Bir umuttur, bir fikirdir, bir duadır Türkiye.

Hamaset mi yapıyorum? Hayır! Niyetim Türkiye’yi gözlerinizde olduğundan fazla büyüterek sizi akınlarda çocuklar gibi şen atlıların coşkusuna sevk etmek değil. Bilakis Türkiye’nin zanlarımızın çok ötesinde ve üstünde olduğunu ihtar ederek boynunuzdaki vebalin ağırlığını size bir kez daha hatırlatmak istiyorum. Bizi iki asırdır bir ahtapot gibi saran hazin paradokstan kurtulmanın yegâne yolunun, kim olduğumuzu ve Türkiye’nin bizim için ne ifade ettiğini sil baştan tarif etmekten geçtiği ikazı için söylüyorum söylediklerimi. Evet hazin paradoks: Kim olduğumuzu bilmediğimiz için Türkiye’nin hakikatte ne olduğunu, Türkiye’nin herhangi bir ülkeden farklıca ve başkaca neyi ifade ettiğini bilmediğimiz için de kendimizin aslında kim olduğunu bilmiyoruz. Bir bilirsek, ah bir bilebilirsek o zaman çok şey değişecek yeryüzünde.

Bilmeye nereden başlarız, bu kutlu tarif yolculuğu nerede ve nasıl hitama erer, bunları şimdilik kaydıyla boş verelim. Aklımızca bulunacak cevaplardan ziyade, kalbimizi suallerle kıvrandıracak o derde muhtacız zira. Anladıkça dertlenir miyiz bilmem ama dertlendikçe anlayacağımız kesin. Dertleneceğiz. Kalbimizi alev alev saran cezbe ve şevk ile: “Bugün Türkiye için ne yaptın” sualinin, “Bugün Allah için ne yaptın”dan farkı olmadığını idrak edecek ulvi sarhoşluğa ereceğiz. Bu sarhoşluk içre bilecek ve nihayet kendimize dönüp diyeceğiz ki:

Türkiye bir umuttur, herhangi bir işimi bihakkın dört dörtlük yapmazsam kırılır.

Türkiye bir fikirdir, bir tek günü kitap okumadan bitirirsem örselenir.

Türkiye bir duadır, abdestsiz evden çıkışım bile o duaya halel getirir.

Umudu istesek de kıramayıp fikri uğraşsak da örseleyemeyecek kadar “biz” olabildiğimiz gün Türkiye mazlum dudaklarda bir dua değil; bütün yeryüzünde yankılanan “i’la-yı kelimetullah” kokulu bir “âmin” olacak.

 

İyi kötü çirkin

23 Kasım 2017

Klas duruş

16 Kasım 2017

Tek meselemiz

2 Kasım 2017

Bir şey yapmalı

28 Eylül 2017

İtiraf

31 Ağustos 2017

Birçok mesele

24 Ağustos 2017

Masanın iki yanı

17 Ağustos 2017

Niye böyleyiz?

11 Ağustos 2017

Böyle mi olmalı?

3 Ağustos 2017

Anlamıyorlar!

20 Temmuz 2017

Kavga başlıyor

13 Temmuz 2017

Allah unutturmuyor

29 Haziran 2017

Elveda...

22 Haziran 2017

Bir gönül arıyorum

8 Haziran 2017

Zangoç yeşili

1 Haziran 2017

Kendime nasihatler

25 Mayıs 2017

Daha fazlası

20 Nisan 2017

Son vesayet

13 Nisan 2017

Bekliyorum

23 Mart 2017

İnsan olmak

23 Şubat 2017

Ne için varım?

2 Şubat 2017