herseybusepette
Lalegül TV

20 Temmuz 2018, Cuma

Doğru Haberin Yeni Adresi

  • 26 Haziran 2018, Salı 13:23
SüleymanKuku

Süleyman Kuku

MUHAMMED MA‘SÛM es-SERHENDÎ HAZRETLERİ’NİN KIYMETLİ MEKTUPLARINDAN SEÇMELER

1.CİLDİN 88. MEKTÛBU

Mevlânâ Muhammed Hanîf’e. akrebiyyete âid ma’rifetlerden âfâk ve enfüsün ötesindeki seyrin tafsîlinden, fenânın inceliklerinden ve kendi yollarındaki acz ve hayret galebesinin sırrından bahseder:

Allahu teâlâya hamd, seçtiği kullarına selâm olsun. Mes’ûd kardeşim Mevlânâ Muhammed Hanîf; bu zaif kuldan bir istekte bulundunuz ve bir mes’eleyi soruyorsunuz. Elimden geldiği kadar cevablandırmağa çalışayım, birkaç satır yazmağa başlayayım. Can kulağı ile dinleyiniz.

“Biz insana şah damarından daha yakınız” [Kaf-16] buyuruldu.

Vâcib-ül-vücûd olan Allahu teâlânın zâtı ve zâtî kemâlleri, kula kuldan daha yakındır. O hâlde bu mertebelerle alâkalı seyir de âfâkî ve enfüsî seyrin ötesinde, cezbe ve sülûkün dışında olur. Çünkü sülûk âfâkta, cezbe enfüsteki seyirlerdir. Âfâkta seyre uzaklık içinde uzaklık demişlerdir. Enfüsteki seyre yakınlık içinde yakınlık demişlerse de, bu kurb [yakınlık] zıllîdir. Bu kurb ve ittihaddan geçip, akrebiyyet mertebesine varmalıdır. Fenâ-i kalbiden ibâret olan husûlî ilmin zevâli, âfâkî seyri bitirmeden mümkün değildir ve seyr-i enfüsîye başlamadan ele geçmez. Bunun gibi zât ve sıfata bağlı olan şahsî huzurî ilmin zevâli, ki hakîkatta nefsin fenâsıdır, seyr-i enfüsînin nihâyetine varmak ve akrebiyyet mertebelerine varmağa bağlıdır. Seyr-i enfüsî de ârifin ilm-i huzûrîsi yerindedir. Çünkü enfüs bu makâmda hakkaniyet ünvânı ile ortadadır ve onun bağından tamamen kurtulmamıştır ki, hakîkî matlûba kavuşmak ele geçsin. Zirâ matlûb yukarıdaki âyet-i kerîme mucibince enfüsün ötesindedir ve enfüste görünen, dalâlet eden âyet ve işâretlerdendir. Nitekim Kur’ân-ı kerimde Fussılet sûresi 53. âyetinde:

“İnsanlara âfâk ve enfüste âyetlerimizi göstereceğiz ki, onun [Kur’ânın] gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun” bunu göstermektedir.

Huzûrî ilim, âlimin [bilenin] aynı olunca, elbette onun zevâliyle ârifin enfüsü de zevâl bulacak ve ondan hiç eser kalmayacaktır. Huzûrî ilmin zevâli demek ârifin kendi zâtına âid ilim [kendini bilme hâli] ondan sökülüp, vâcib teâlâya bağlanır ve orada hâzır Hak sübhânehü olur, onun zâtı değil demektir. Açıklaması şöyledir: Mümkinde görülen her bir kemal, Allahu teâlânın vücûb mertebesinden müstefad ve müsteardır [alınmış ve emânettir]. Ya’nî vücûd, hayât, ilim, kudret ve benzerlerinden. Mümkin [insan] bu kemâlleri kendinden bilmiş, emânete hiyânet etmiştir.

Mücerred fadl ve kerem-i ilâhî ile ârife bu emânetleri görmek bahşedilince, ikinci defa:

“Allahu teâlâ size emânetleri ehline vermenizi emr ediyor” âyet-i kerîmesi ile, emânetleri sağlam ve doğru olarak ehline ısmarlar; onun huzur ilmi, zâtın huzurundan bir şua, parıltı olduğundan, istenen bu huzur, o zâtî huzura eklenecektir. Kendi asıllarına eklenen, bitişen diğer kemâlâtlar gibi. Ârif bu zamanda kendini bomboş bulacak ve sırf ademe karışmış görecek. Kendinde ne bir zikir hissedecek, ne de bir teveccüh ve bulgu, ne de huzur bulacak.

Asla ilhak olduktan sonra, bulmak varsa, kendinden kendinedir. Huzur varsa yine kendinden kendinedir. Çünkü hâdis [mahlûk] kadime yaklaşınca, eseri kalmaz. Fenâ-i nefs olan bu makâmda ben kelimesini kullanmak âriften tamamen yok olur. artık ârif kendine ben deyemez. Zirâ nefsin fenâsından sonra – ki ben kelimesi oraya âid idi – bene yer kalmaz ki, ben desin. Bu demek değildir ki, hak için kullanılır ve kendini hak görür. Zirâ benlik, kendi olmaklık arada kalmamıştır ve eneniyet [benlik] sökülüp çıkarılmıştır.

Hazreti Îşânın (kuddise sirruh) Birinci Cild Mektûbâttaki bazı mektûblarda benin kalmayışı sekirdendir, sahivda bunun gibi sözler söz konu değildir buyurmaları, seyr-i enfüsî içindir. Hattâ sülûkün kendisine tam ilâve edilmediği cezbe fenâsındadır. Zirâ bu makâmda ene=ben kelimesinin çıkış yeri henüz yerindedir. Lâkin sekrin menşei olan galebe-i muhabbeti bakımından örtülmüştür, yok olmamıştır. Zevâline hükm etmek tamamen sekirden kaynaklanmaktadır. Kendine gelirse, eski yerini bulur ve zevâline hükm etmez. Çünkü onun seyrinin tamamı velâyet-i sugrânın tamamlanmasındadır. O hâlde seyr-i enfüsîye bağlı olan velâyet-i sugrâ kemâlâtında, ben kelimesinin örtülmesi de, kemâl dereceye inmekle oluyor ve bu mektûbda açıklamasından bahsedilen kemâl, velâyet-i kübrâ kemâlâtından olup âfâk ve enfüsün ötesine âiddir. Nefsin fenâsının hakîkati orada tahakkuk eder [ele geçer] ve burada ben kelimesi kökünden kazınmıştır; bir daha geri dönmez. Fenâ, bekâ sahiv ve sekir onun için aynıdır. Zâil geri dönmez.

 

Yazının devamını Lâlegül Dergisi Temmuz Sayısında bulabilirsiniz..


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


NAMAZ VAKİTLERİ
SON DAKİKA
20:16 Minik Alperen'in ölümüne ilişkin davada karar
19:18 İstanbul'da korkutan yangın!
19:14 'Kerkük'teki Türkmenleri hedefleyen bombalı saldırıları kınıyoruz'
19:09 Gri listedeki terörist İstanbul'da yakalandı
18:49 Bedelli askerliğin görüşüleceği gün belli oldu
18:02 Kritik açıklama: Putin, Erdoğan ve Ruhani...
17:55 Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Kalın: İsrail'in 'Yahudi ulus devleti' kanununu kınıyoruz
17:44 Küstah Türkiye çıkışı: İmkansız, gerek bile yok
yukarı çık