27 Eylül 2017
Volkan Tuzcu
Profesör Doktor

Tat duyumuz hayatımızda önemli rol oy-namaktadır. Dilimizdeki minik tat duyu reseptörleri ile daha yutmadan ağzımıza aldığımız şeyler hakkında bilgi sahibi oluruz. Rabbimizin bize bahşettiği bu önemli nimetin arkasında nice hikmetler bulunur.

Acı, tatlı, ekşi, tuzlu temel tatlarının yanın-da tabii bunların farklı karışımlarının tatlarını da ayırt edebilmekteyiz. Tat duyusunu, tat to-murcuklarında bulunan ilgili tat reseptörlerinin uyarılması başlatır ve kimyasal ve elektriksel bileşenlerden oluşan uyarı daha sonra sinirler aracılığı ile beyindeki talamusa, daha sonra da beynin en dış kısmı olan kortekse ulaşır. Sonuç-ta tüm bu farklı tatlar elektriksel uyarılar haline dönüşür ve ancak beyinde tat algısı olgunlaşır. Aslında bu durum görme, koku alma gibi diğer duyulardan da farklı değildir. Tüm duyularımız, algı reseptörlerinden beynimize giden sinir ağ-larındaki elektrik uyarıları ile iletilir. Bütün bu farklı algıların beynimize çok benzer şekilde iletildiği halde sonuçta bu denli farklı özellikle-re bürünmesi büyük hikmetlere işaret eder. 

Kendine has cazip bir tadı olan suyun uyar-dığı tat reseptörlerimizden çıkan sinirleri, acı tat reseptörlerinden çıkan sinirlerle değiştir-sek acaba ne olurdu ? Tabii ki o zaman suyu acı olarak algılayacaktık. Şimdi bize çok güzel gelen aynı su bize acı ve itici gelebilecekti. Va-kıa Suresinde (68-70)  bu konuya çok mucize-vi ifadelerle işaret edilmektedir: “Siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü? Sizler mi, onu yağmur bulutundan indiriyorsunuz, yoksa onu indiren Biz miyiz? 

Şayet dileseydik onu tuzlu kılardık, teşekkür edenlerden olmalı değil miydiniz?” Yani Rab-bimiz dileseydi bizim çok ihtiyacımız olan aynı suyu, kötü bir tat oluşturacak  şekilde başka tat reseptörlerinin uyarılmasını murad edebilirdi. O zaman suyu adeta acı bir ilacı içer gibi içmek zorunda kalırdık. Demek ki, bizim için faydalı olan yiyeceklerimizin birbirinden ayrı güzellik-teki tatlarını düşünüp yediklerimizi de, bunların tatlarını da, bizleri de yaratının aynı olduğunu tefekkür ederek bize verilen nimetleri yine bizi yaratının belirlediği sınırlar çerçevesinde tü-ketmeliyiz. 

Tabiattaki diğer canlılarda bulunan tat duyu-ları ile ilgili insandakinden çok farklı ilginç örnekler mevcuttur. Örneğin nehirlerin dip kısmında yaşayan kedi balıkları bulanık suyu olan bir ortamda yaşarlar ve tat duyularını sa-dece dilleri ile değil tüm vücudları ile alırlar. Vücudlarının tamamı tat reseptörleri ile dolu olan bu balıklar adeta yüzen dil gibidir.  Bizim yaklaşık 10,000 adet tat tomurcuğumuz var-ken, kedi balıklarında bu sayı 250,000 dir. Ör-neğin bir içecekten 1 damla bir havuz dolu suya düşse kedi balıkları bunu algılayabilir. Sinekler ve kelebekler ise ayaklarındaki reseptörlerle tat duyusunu algılar. Bu sayede üzerine konduk-ları şeylerin tadını hemen alır ve beğenmeyip yemeye uygun bulmazlarsa uçup giderler.

Genelde hepimiz ağzımızın tadını biliyoruz. Ama bizim asıl vazifemiz ve yaratılış gayemize de uygun olan, sadece ağzımızın tadını değil, daha önemlisi ağzımızın tadını vereni de bil-mektir.